Emine Girgin yazdı...

Yazmak için gözlem yeteneğinizin de iyi olması gerekir. İyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Belki de sizin göremediğiniz bakışların söylediklerini ben uzaktan okuyabiliyorum.

Her ne kadar hafta içi iş çıkışı dinlenmeye kendimi adasam da bazen kıramayacağım telefonlar gelebiliyor ve soluğu yine bir masada alıyorum. Çok değer verdiğim ve kıramayacağım bir insanın daveti üzerine evime gitme hayalimi erteleyip davete icabet ettim. Bu kez tartışma yok ama. Ona çok değer vermeme rağmen yine de bir boynuzlarımız çakışıyor gibi geliyordu bana. Hakikaten de öyleymiş. Ben oğlak burcuyum. İnadım malum.. Onunda yükseleni oğlakmış. Diyorum ya bir yerlerde bir boynuzlar çakışıyor diye. Sakin geçen konuşmayı hiddetlendirmek bize özgü bir şey. Masada iki oğlak zor. İki tarafında tesbih sallaması gibi bir şey bu.

Her neyse, adamın kafası çocukluk döneminde bile ticarete basıyormuş zaten. Bazı hikâyelerini anlattı, dinlerken tebessüm ettim. Çünkü takdir ettim. Sıradan bir çocuk değilmiş en azından. Şuanda başarılı olması bundan kaynaklı..

Kafası çok çalışıyor. Zeki insanların uyku problemi olur zaten. Yine uyuyamadığı bir gündü. Bende böyle konuşunca biraz zekâmdan şüphe ettim. Kafamı yastığa koyar koymaz uyuyorum, acaba zekâmla alakalı sıkıntılarım mı var diye dertlenecek yeni bir konu buluyorum kendime.  Her makalemi okuduğunu ve akıcı bir yazı dilim olduğunu söyledi. Onun onayını almakta önemliydi benim için tabi. Konu dönüp dolaşıp Bay Big’e geldi. Hatta bir önceki makalende diyeceğine bir önceki bölümde dedi yanlışlıkla. Güldüm içimden. Bir dizi tadında makale yazıyorum oda haklı.

 Ah o klasik soru “Kim bu Bay Big?”

Gazeteci arkadaşım Nevin bile basın kahvaltısında bana “şu adamı senin Bay Big’e benzetiyorum” dedi.  Tanımıyor Big’i. O farklı bir açıdan benzetti tabi. İsmini Bay Büyük koyduğum için, benzettiği kişide oldukça büyük ve kilolu. Onda öyle bir çağrışım yapmış benim karakterim.

Ah Big!

Bu arada konusu gelmişken bu hafta Bay Big’in eskisine rastladım. Hayat bu ya ve şehir küçük.  İnceledim kadını biraz. Neden onunla olmuştu acaba? Diye. Aşık mıydı geçmişte?

Ama sonra bir çıkar ilişkisi olduğuna kanaat getirdim. Yani bunu kadının cümlelerinden de çıkardığımı söyleyebilirim. “ Yüz yıl önceki mevzu bu ya. Komşusuyum onun ben” dedi.

İstemsizce “Hee komşuluk vazifesi diyorsun?” demişim.  Olayları masumlaştıran komşu kızı…

Eskiden pastalar börekler verilirdi komşulara, devir köklü değişimde..

Arkadaşlarımın gözleri yuvasından çıktı. Ah bu sivri dilim yok mu.. Sussana be kızım işte ama susar mıydım? Allah bir konuşturuyor bir de yazdırıyor beni.

“Buna takılmadın herhalde değil mi?” dedi.

“Takılmak?

Ben bunu genişlik olarak adlandırıyorum ki ikisi farklı şeyler” demişim biraz bıyık altı gülüp.

Geçmişi tabi ki beni ilgilendirmezdi ama maalesef ki yüzleştiğim bir gerçek var ki sağım solum adamın geçmişiyle sarılı. Biri de kadehini kaldırmış yüzüme gülümsüyordu ne yapsaydım? Bu saçmalığı tabi ki sürdüremedim. Bu kadar patavatsız oluşumdan dolayı zaten o da daha fazla kalamadı. Adına her ne derseniz diyebilirsiniz ama ben bu kadar medenileşemedim sanırım.

Bazı çizgilerim ve yaşam felsefem var. Sınırlarım aşıldığında kendimi sanki boğuluyormuş gibi hissediyorum. O kadının ayarsızca masamda oturup olayı basite indirgemesi hem kendini aşağılamaya ve hem de benim kendimi sorgulamama sebebiyet verdi.. Kafamda sürekli bu soru “Neyin içindeyim?”

Biz dönelim masaya tekrar; “hiç aşık oldun mu?” dedi. Ah bir aşk yazarına sorulacak soru mu? Tabi ki âşık olup nasibimizi aldık ama yıllar yıllar önce. Bu kadar yara almasam nasıl kelimelere dökecektim hislerimi? Ya da sizi yaralarınızdan nasıl tanıyacaktım? Hala nasibimizi alıyoruz ama insan hayattan dersler aldıkça bence aşk hastalığına yakalanamıyor bir daha. Yakalansa da az hasarla atlatıyor. Bağışıklıktan dolayı..

Bir zırhınız gelişiyor. Vursalar da ölmüyormuşsunuz gibi bundan sonra. Öyle işte!

“Peki, aşkı doğru yerde aradığına emin misin?” dedi ve sözlerine, “Her hafta aynı insanlar, aynı hayatları dinliyorsun. Mekân bile aynı. Farklı bir şeyler yaparak belki de hayatının aşkını bulacaksın” diyerek devam etti. Hatta beni o kadar iyi tanımış ki kuracağım cümleyi ben demeden söyledi. “Biliyorum aramak için çıkmadığının farkındayım. Amacın kafanı boşaltmak, biraz nefes almak.”

Evet, biraz nefes almak aslında yaptığımız. Ama yine haklı oluşuna biraz içimden kızıyorum.

“Tek başına sinemaya gittin mi?” dedi. Gitmemiştim.. “Peki ya ormanda sandalyeni açıp tek başına kitap okudun mu?”

Yani ormanda birileri sahiden hayatının aşkıyla karşılaşıyorsa, benim payıma kesin bir ayı düşerdi, o kadar şanssızım demek istedim ama “Yapmadım” demeyi tercih ettim.

Aslında bu makaleyi yazarken biraz düşündüm. Haklılık payı vardı değil mi? Bazen bulunduğumuz konumu, görüştüğümüz insanları da değiştirmek gerekir. Vazgeçmekten bahsetmiyorum ama bazen tek başına oturup bir şeyler yerken bir şeyleri düşünebilmeyi de yapmalı insan. Benim tek başıma kendimi dinlediğim tek alan burası. Hayattan kendimi soyutlayıp makale yazmak..

Hafta içi çalıştığımız için hepimiz, hafta sonu arkadaşlarla bir şeyler yiyip, bir yerlerde eğlenmek istiyoruz. Usta Gazeteci sevgili abim Ali Baş da aynı şeyi söylemişti. “Emine, yanlış yerlerde aşkı arıyorsun. Bulunduğun konumu değiştir. “ Ali Abime kalsa doğru insanla bir senfoni orkestrasında denk gelebilirmişim. Belki de bir tiyatroda..

Şunu yazarken bile gözlerimi istemsizce deviriyorum.  Ya aslında birini aramıyorum ki ben. Ben benim olanın beni bulacağına inananlardanım.. “Doğru insanı bir gece kulübünde bulamazsın” diyorlar. Doğruluk payı tartışılır. Gece kulüplerinde zaman zaman eğlenmeyi tercih edenler daima yanlış insanlar mıydı?

Deşarj olmak ile aranmak farklı şeyler. Ben hafta sonu iki gün deşarj oluyorum. Arayışta olanlar kendilerini belli ediyorlar zaten. Üstelik bunu anlamak için medyum olmaya gerek yok, bir kadında bir erkekte karşısındaki insanın niyetinin ne olduğunu, kumaşının ne olduğunu çok iyi analiz edebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca doğru insan nedir ki? Kime göre neye göre? Hepimiz ne kadar doğruyuz? Mükemmel insan diye bir şey yok zaten. Birbirimizin hayatlarına uyum sağlayıp, birbirimize anlayış gösterebildiğimiz, bir problemi oturup konuşabildiğimiz, sadakat içerisinde sevgi ve bağlılıkla anlaşabileceğimizdir doğru insan.. Bir hata varsa o hatayı düzeltebilmek için çabalamaktır. Seviyorsa kaybetmemek için uğraşan, karşı tarafın rahatsız olduğu şeylere daha dikkat ederek adım atandır doğru insan..

Kırmaktan korkandır ve sevgisini dile getirmekten gocunmayandır..

Size bir şey söyleyeyim mi? Bazen Sezen Aksu’ya hayransınız diye, mekânda yalnızca Sezen Aksu şarkıları çaldırmaktı doğru insan. Tebessüm ettirmek bu kadar basitti işte..

Bunu aşk olarak algılamayın. Bazen gönül ilişkisindeki doğru insan tabiri gibi, arkadaşlık ilişkisinde de bu önemli bir detaydır.

Bu yüzden bu hafta sizde oturup bir düşünün istedim. Doğru insan sizin için neydi?

Umarım güzel kalplere denk gelirsiniz.

Sizi seviyorum.

Sevgilerimle..